Trabzonspor’dan Kazım Koyuncu Paylaşımı Şarkılarla geçti aramızdan

Trabzonspor’dan Kazım Koyuncu Paylaşımı Şarkılarla geçti aramızdan

 

Şarkılarla aramızdan geçerken en sevdalı yanımız oldun…

 

Artvin’in Hopa ilçesinin Pançol köyünde 7 Kasım 1971 tarihinde hayata gözlerini açtı Kazım Koyuncu. Altı çocuklu bir ailenin beşinci üyesiydi. Babası Cavit Koyuncu köyün aydın isimlerinden biriydi. Annesi Hüsniye Hanım ise ev hanımıydı. Hopa’daki her çocuk gibi standart şeyleri yaşadı. Çok sevdiği babaannesinden masallar, dönemin kemençecisi Yaşar Turna’dan türküler dinledi. Her çocuk gibi yaşıyordu ama her çocuk gibi düşünmüyordu Kazım. Diğer çocuklardan farklı olarak çok okuyor, okuduklarını İlkokul öğretmeniyle paylaşıyordu. Bir gün Kazım’ın babası Cavit Bey öğretmene sordu; “Bacak kadar çocukla ne konuşuyorsun?” Öğretmeni büyük bir ciddiyetle; “Kazım çocuk değil adamdır’’ diye yanıt verecekti.

 

İlkokulu köyünde, ortaokulu ve liseyi ise Hopa’da okumuştu Kazım. Memleketine sevdası da bir farklıydı. Yıllar sonra ‘’Kendimi bildim bileli bir tuhaflık vardı memlekette biliyoruz. Çok büyülü bir yer. Rüya görür gibi memleketi yaşadığımı çok iyi bilirim. Hâlâ öyledir yani. Hâlâ rüyalarım çocukluğumun etkileri ile oluşur, oradaki büyülü şeyleri görürüm. Hâlâ çocukluğum devam ediyor, iyi ki de devam ediyor. Oradaki o masalsı hâl hem coğrafya olarak hem kültürel olarak hem de yaşadığımız bir sürü kadim bir tarihin varlığını hissetmek gibi ben onu hissediyorum o topraklarda’’ diyecekti.

 

Üç şey olmak isterdim derdi Kazım:

 

-Lise Öğretmeni (çok romantik ve kıymetli bir meslek)

 

-Üniversite’de öğretim üyesi (bilim ile ilgilenmek)

 

-Sahne Sanatı (müzisyen)

 

MÜZİK YAPMAK ONUN HAYALİYDİ…

 

Kazım’ın tanıştığı ilk enstrüman Almanya’dan amcasının getirdiği gitardı. Bir şekilde hayat bulmuştur o gitar Kazım’ın ellerinde. İlerleyen zamanda ise baba Cavit Koyuncu Kazım’ı mandolin kursuna yazdırır. Lise döneminde ise Kazım artık dünya görüşünün Hopa’ya sığmayacağının farkındadır. İşte bu dönemde kafaya koyar İstanbul’a gitmeyi. Üniversite aslında onun için bir bahanedir. O okuduğu kitaplardaki hayatın ve kahramanların hepsinin bir tek İstanbul’da yaşanabilecek hissine inandığı için orayı tercih etmiştir. Bir açıklamasında ‘’İstanbul çok bambaşka bir yer. Her türden kötülüğüne rağmen İstanbul’un kötülüğü değil bizlerin yaptığı kötülükler onlar. Bir şehir bu kadar ayakta kalabilir, bu kadar yük taşıyabilir’’ değerlendirmesinde bulunacaktı. Bu doğrultuda İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’ne kayıt yaptırdı Kazım. İlk zamanlarda okul ile beraber müzik çalışmalarını bir arada yürütüyordu ancak Kazım’ın düşleri vardı. Müzik yapmak onun hayaliydi ve bu doğrultuda okulu bıraktı. ‘’Ben müziğe karar verdim ve çok net bir karardı. Başaramazsam da asla üzülmeyecektim. Benimki çok büyük bir ısrardı. Eğer bu kadar büyük bir ısrar olmayacaksa kimse okul filan da bırakmasın zaten. Ben çok nettim. Ben bu işi yapacağım diyordum. Her sonuca katlanmaya razıydım. O çok önemli. Cesaret dediğimiz şey oradaydı. Gerçekten her şeyi göze alıyorsanız ve çok istiyorsanız tamamdır diyorum’’ diyerek yıllar sonra bu konuyla ilgili açıklamalarını dile getirecekti.

 

Tüm bu kararları verdikten sonra artık tek uğraşı müzik ile ilgilenmekti. Dünya’ya baktığı pencere müziklerine de yansıyordu. Çok farklıydı Kazım. Popüler kültürün bilinen tüm tanıtımlarını reddediyordu. Klip çekmiyordu, çoğu kişi albümü çıktığı zaman televizyonlara gider, sabah programları ve akşam programlarına çıkar, kapı kapı dolaşırdı. O bu programların müzikle ilgisi olmadığını düşünen bir müzisyen olarak kendini gördüğü için asla böyle şeyler yapmadı. Kendisini televizyonlarda görmek neredeyse imkânsızdı. İnandığı doğrular vardı ve bunlardan asla taviz vermedi. Karadeniz müziği ile rock müziği sentezleyerek bu alanda öncü oldu.

 

HİÇ DEĞİŞMEDİ VE İNSANLARA TEPEDEN BAKMADI

 

Kazım Koyuncu 1990’lı yılların henüz başlarında adım attığı müzik hayatında çeşitli mekânlarda sahne aldı ve küçük çapta konserler vermeye başladı. Ali Elver ve Arzu Görücü ile birlikte Grup Dinmeyen’i kurdu ve ‘’Sisler Bulvarı’’ isimli albümü çıkardı. Lazca müzik yapma isteğiyle bu gruptan ayrıldı. Rock müzikten de kopamayınca Lazca türküleri rock tabanlı yorumlaya başladı. Mehmedali Barış Beşli ile birlikte ‘’Zuğaşi Berepe’’ (Denizin Çocukları) adlı grubu kurdu. Sonrasında bu gruba İlhan Karahan ve Metin Kalaç’ta katıldı. Lazca rock müzik yapan grup ilk albümünü ‘’Va Mişkunan’’ (Bilmiyoruz) ismi ile çıkardı. Ardından ‘’İgzas’’ (Yürüyor) albümü geldi. Sınırlı sayıda basılan ve konser albümü olan Bruxel Live’ı çıkardıktan sonra grup dağıldı. 2000’li yılların başında askere giden Kazım Koyuncu dönüşünde ise solo albümler çıkarmaya karar verdi ve 2001 yılında ‘’Viya!’’ isimli ilk solo albümünü çıkardı. 2002 yılında ise dönemin sevilen dizisi Gülbeyaz’ın müziklerini yapmaya başladı. Aynı zamanda dizide bazı sahnelerde rol aldı. Daha sonra ‘’Sultan Makamı’’ adlı dizinin müziklerini hazırlamaya başladı. Bu dönemde müzikleri oldukça ilgi gören Kazım Koyuncu’nun adı sık sık duyulmaya başlamıştı. Artık konserleri büyük ilgi görüyor ve halk yaptığı müziği çok seviyordu. İkinci albümü ‘’Hayde’’ ile Türkçe türkülerin yanı sıra Lazca, Hemşince, Gürcüce şarkılarla yörenin tüm renklerini yansıtmaya çalıştı. Özellikle son çıkardığı albüm Kazım’ı o çok sevdiği yöresinin insanlarıyla daha da bağlı bir şekilde buluşturdu. Bu albümden sonra Kazım Türkiye’nin dört bir yanında ve yurt dışında konserler verdi. Yöre müziğinin güçlü temsilcileri olan Fuat Saka, Volkan Konak ve Bayar Şahin ile birlikte düzenledikleri ‘’Hey Gidi Karadeniz’’ konserlerinin de öncülüğünü yaptı. Ülke çapında artık herkes tarafından tanınan bir sanatçı haline gelmişti Kazım ama dünya görüşü hep aynıydı. Hiç değişmemişti ve insanlara hiç tepeden bakmamıştı. ‘’Dünya’yı görebilen bir insan olduğumu düşündüğüm andan itibaren şunu fark ettimki dünyadaki en önemli değer emek vermek. Çünkü yaşamak demek emek demek. Kendimi bildim bileli de hep emekçilerin, kenarda kalmışların, yoksulların yanında olmayı istedim. İnsanlar kolay para kazanmaya başladıkları zaman bir şeyi unutuyorlar. Günde on saat çalışıp evine ancak birkaç parça ekmek, peynir götürebilecek parayı kazanabilen milyonlarca insanı unutabiliyorlar ve ben onların yanındayım. Emeğe saygı göstermek lazım, yaşayan her şeye saygı göstermek lazım ve herkesin bir hikâyesi olduğunu bilmek lazım.’’ açıklamaları da bunu kanıtlar nitelikteydi.

 

TRABZONSPOR’U ÇOK SEVDİ…

 

Kazım Koyuncu’nun hayatında müzik ve memleket sevgisinin dışında gönlünü kaptırdığı bir başka şey de Trabzonspor oldu. Küçüklüğünde top oynamayı çok severdi. Arkadaşlarıyla birlikte o zor coğrafyada ya ilkokulunun bahçesinde ya da köyde düz bir yer nereyse çocukluğu sürekli top peşinde koştu Kazım’ın. Trabzonspor’la da o yaşlarda tanıştı. Dünya’ya baktığı tarafın futboldaki karşılığının Trabzonspor olduğunu çok iyi biliyordu. Ailesinin, arkadaşlarının neredeyse hepsi Fenerbahçeliydi ama Kazım’ın Trabzonspor’u tutması basit cümlelerle anlatılacak düzeyde değildi. ‘’Benim futbol tutkum var. Benim bir Trabzonsporluluğum var. Genetik yapısı itibariyle iktidardan nefret eden bir kişinin tutacağı futbol takımınında iktidar karşıtı bir şey olması gerekiyordu. O dönem Trabzonspor, şey düşünün Karadeniz’de birkaç saat ötede bize benzeyen, bizimle aynı şeylere sinirlenen insanlar var. Hepsi buralı çocuklar ve Türkiye’nin en iyi futbolunu oynuyorlar. Bende o küçük yaşta futbolu seven bir çocuk olarak bunu görebiliyordum. Küçücük bir şehirden, paradan puldan değil direk futbolun kendisinden bu o coğrafyanın karakterinden yetişmiş çok enteresan bir ekol olabilecek özellikte futbol var ve bu çok devrimci bir durum. Herhalde köyde bir Trabzonsporlu bendim’’ der Kazım Koyuncu…

 

TRABZONSPOR’A BORÇLU HİSSETTİ

 

Çok farklı duygular beslediği Trabzonspor’a hep borçlu hissetti kendini Kazım. Bir şeyler yapması gerekiyordu. Dönemin Trabzonspor yöneticisi Tahsin Usta, Kazım’a bir teklif götürür. Ondan marş yapmasını ister. Bunu duyan Kazım tüm işini gücünü bırakır ve mesaisini bu marşa harcar. Öyle bir sevdaydı ki Kazımınki ne yazarsa çöpe atıyordu. Ne bestelese olmadı diyordu. İçindeki Trabzonspor sevdasını anlatacak sözleri bir türlü bulamıyordu. Uzun çalışmalar sonucunda ‘’Dalga Dalga Fırtına’’ marşının bestesini hazırlamıştı ancak sözlerini yazamıyordu. Sadece giriş cümlesi olan ‘’Duysun Bütün İnsanlar’’ yazıp bırakmıştı. Marşın devamını ise Şehnaz Yeygel yazarak sonlandırıyordu. Bununla yetinmek istemiyordu Kazım. Hayde albümünde yer alan ‘’Uy Aha’’ parçasını marşa dönüştürmek istiyordu Kazım. Bunu da Şehnaz Yeygel yardımıyla tamamlayacaktı. Trabzonspor’a yaptığı bu iki marş yıllar geçse de hiçbir zaman unutulmayacak ve taraftarın dilinden düşmeyecek cinstendi. Kendisine büro masrafları verilmek istendi. Bunu bile kabul etmemişti Kazım. Onun sevdasında bir şey almak değil hep bir şeyler vermek vardı. Vicdanı bunu asla kabul edemezdi. ‘’Eskiden bir şeyler okunuyordu da insanlarda vicdan oluşuyordu. Şimdi bir şey okunmadığı için insanlarda vicdan kalmadı. Çocuklara güzel şeyler okutmak lazım. Oradan bir vicdan oluşuyor. Okuduğu şeylerden bir vicdan oluşuyor ve o vicdan sana diyor ki işte sana benzeyenlerle bu iş ve kenarda kalanlarla. Trabzonspor’da böyle bir ihtilaldi…’’ diyerek hem Trabzonspor’a bakışını hem de hayat felsefesini özetliyordu.

 

SON KONSERİ TRABZON’DAYDI…

 

Hastalığını duyduğunda hiç umutsuz olmadı. Babasına “Çok fiyakalı bir hastalığa yakalandım’’ demişti. Saçlarının döküleceğini duyduğunda gidip kendisi tıraş olmuştu. Raporları Almanya’ya gönderildiğinde doktorlar arkadaşlarına “Siz bu adamın konser verdiğini söylüyordunuz ancak bu raporlara göre nefes alması bile mucize” cevabını vermişti. Evet, konserlerine devam ediyordu Kazım… Çünkü çok sevdiği müziği hayranlarıyla beraber söylemek ona iyi geliyordu. Güçlü hissediyordu kendini belki de. Kemoterapi aldığı dönemde İstanbul’da verdiği konser sevdiklerine adeta hastalığını unutturduğu muhteşem bir konserdi. Son konseri ise yine çok sevdiği Trabzon’daydı. Karadeniz Teknik Üniversitesi’nde hayranlarıyla buluştuğu akşamda yorgun bünyesinden dolayı zaman zaman oturmak zorunda kalsa da türküler söyledi ve horonlar oynadı. 28 Mayıs 2005 tarihinde İstanbul Atatürk Olimpiyat Stadı’nda oynanan İstanbulspor-Trabzonspor maçı ise Kazım Koyuncu’nun katıldığı son aktiviteydi. Maçı 5-0 kazanan Trabzonspor aslında o maç ile hem sezona hem de Kazım’a veda ediyordu. Tarihler 25 Haziran 2005’i gösterdiğinde ise tedavi gördüğü hastanede 33 yaşında aramızdan ayrıldı Kazım…

 

Karadeniz Teknik Üniversitesi’ndeki konserinde onu dinlemeye gelenlere sahnede oturup hastalığını anlatırken bir kadın hayranının sana seslendiği gibi bugün sesleniyoruz sana; SENİ ÇOK SEVİYORUZ…

 

TEŞEKKÜRLER DÜNYA…

 

Kazım Koyuncu’nun mezarı doğduğu topraklar olan çok sevdiği köyünde Pançol’da… Mezarının hemen yanındaki duvarda bulunan kendi fotoğrafının altındaki sözler ise Kazım Koyuncu’nun hayatını özetler nitelikteydi. ‘’Bu arada hiç başımızdan eksik olmayan gökyüzüne, günün karanlık saatlerine, ara sıra kopsa da fırtınalara, bir gün boğulacağımız denizlere, eski günlere, neler olacağını bilmesek de geleceğe, kötülüklerle dolu olsa bile tarihe, tarihin akışını düze çıkarmaya çalışan tüm güzel yüzlü çocuklara, Donkişotlar’a, ateş hırsızlarına, Ernesto ‘Çe’ Guevara’ya, yollara-yolculuklara, sevgililere, sevişmelere, sadece düşleyebildiğimiz olamamazlıklara, üşürken ısınmalara, her şeyden sıcak annelere, babalara ve tadını bütün bunlardan alan şarkılara kendi sıcaklığımızı gönderiyoruz. Kötü şeyler gördük. Savaşlar, katliamlar, ölen-öldürülen çocuklar gördük. Kendi dilini, kendi kültürünü, kendisini kaybeden insanlar, topluluklar gördük. Yanan köyler, kentler, ormanlar, hayvanlar gördük. Yoksul insanlar, ağlayan anneler, babalar, her gün bile bile sokaklarda ölüme koşan tinerci çocuklar gördük. Biz de öldük ama her şeye rağmen bu yeryüzünde şarkılar söyledik. Teşekkürler dünya.’’